Başlık : K.Kafkasya Halkının Tarihi
İçerik : K.Kafkasya Halkının
ESKİ TARİHİ:
(Küllerinden Yeniden Doğmak belgeselinde
değerlendirilmek üzere hazırlanmıştır)

İlk Ata:
Bilim adamlarının tespitlerine göre K. Kafkasya halkının ilk ceddi “Krom anyonlardır. Alpin
ve Pratonordik’lerin Kuban Vadisinde bir araya gelmesi ile kaynaşmasından gerçek Kafkas otokton halkının meydana geldiği” varsayılır. (Alpin, dağlı. Pratonordik ve Mediterien içdeniz havzası ile kuzeyde yaşayanlar) anlamında kullanılmıştır.

İLK YURT

Beyaz ırkın oluşmasının “İndüs Vadisi”nde başladığı ve beşinci buzul dönemini takiben, buzulların çekilmesine bağlı olarak dağılmaya başladıkları kabul görür... İndüs Vadisinden Pamir, İran yaylalarına ve Mezopotamya ya intikal edenlere “Alpin” denmiş. Ayrıca bunlar Karadeniz sahilinden Kuban Vadisine giren ilk insanlardır... Çok daha, binlerce yıl geçtikten sonra ayni yöreye Maniç bataklıklarını dolaşarak Don Nehri üzerinden ulaşanlara: Hazar Denizinin doğusuna yerleşmiş olan “Mediterien ve Pratonordik adı verilenlerdir. Bu üç gurubun kaynaşmasından gerçek Kafkas Irkının oluştuğu kabul edilmektedir.

İNDÜS Nehriyle ilgili buraya bir not düşmek istiyorum: İndüs nehrinin üç ana kolunun adları şöyledir: CINAP: ( Cı -su, Nap-el demektir.) Su’dan el yada eli andıran su! (Hakikaten harita da hatlar derinleştirilerek bakıldığında görüntüsü, kollarıyla birlikte bir insan elini andırmaktadır.) RAVİ – Ruvi - Rovi: Buldukları mı, onlardan mı, uzun mu vs. gibi kullanılan cümle ye göre anlam alır. Nitekim direk İndüs’a değil Cınap’la buluştuktan hemen sonra İndüs nehrine karışır. SATLEC: Yanında, yan yana birlikte olduğumuz su anlamındadır. Ayrıca “Lec” göz suyu anlamını da taşır ve Ravi suyuna paralel akar. Kuç Körfezi (KUÇ) boğucu demektir. Ayrıca Bengal Körfezine dökülen Cangpo (Brahmaputca) ile Ganj Nehrinin ana ve zirve kaynağı Himaliye dağlarının yüksek kısımlarında, İndüsla birlikte üç sacayağı teşkil eder ve GANJ’ın kendisiyle birlikte şu kollarına verilen ad da bize bir şeyler ifade etmektedir: “GANDAK, GAGARA ve ÇUMBAL” 1950 li yıllarda İngiliz bilim adamlarının, Pakistan’da başlattıkları arkolojik çalışmalar sonun da yapılan değerlendirme de, özellikleri nedeniyle adını (KİBAR) “GİZEMLİ MEDENİYET” koydukları “HARAPPA UYGARLIĞI” Mısır. Mezopotamya uygarlıklarıyla yaşıt hatta daha eski sayılmaktadır. Anadolu ve Kafkas Uygarlıklarıyla karşılaştırılması ve beyaz ırkın dünyaya nereden yayıldığının daha iyi anlaşılabilmesi bakımından bu uygarlık dikkate alınmaya değerdir.

GELİŞİM

Yapılan arkeolojik araştırma ve bulgulara göre K Kafkasyalıların hem “Neolitik dönemin bir bölümünü hem de Eneolotik (Taş ve maden kültürünün karışık olarak kullanıldığı) dönemini orada yaşadıkları; Demiri MÖ. 5500 yıllarında işledikleri. MÖ. 1300 – 1200 lerde yazı kullandıkları tespit edilmiş ve MÖ. 3000 – 2500 yıllarında çoğalarak başka bölgelere taştıkları ve oralarda çeşitli medeniyetler geliştirdikleri yada gelişmesine neden oldukları var sayılmaktadır. Bunlardan, Anadolu ya intikal edenlerden Babil ve Hitit Krallıkları net bilinenlerdendir. Ayrıca Anadolu coğrafyasın da yaşayan: (Aşşuwa Mira, Ahhıyawa, Lukka, Arzawa, Kizzivatna, Kaşka, Pala, Nerik, Maraşantiya, Hayaşa-azzi, İşuwa, Nuhaşşe, Amurru, Akad gibi) halklara verilen isimlerle birlikte Fırat’ın o dönemdeki adı “Purantcı”, Dicle’ninki “Arancah”, Kıbrıs’ın adı “Alaşıya” dır ve bunlar bizim dilimizde anlamlar taşır.

Rus filolog Prof. G.F. Turtşaninov’un yirmi yılı aşkın yaptığı bilimsel inceleme ve araştırmalardan sonra yukarıda da belirtildiği gibi: MÖ. XIII – XII Yüzyıllara ait ilk yazının hiyoroglifimsi ve dilinin “AŞVİ” olduğu hususundaki kati görüşünü, “Kafkas ve Doğu Avrupa Halklarının Yazı ve Dillerine Ait Eski Eserler” adlı kitabında kaydettiği belirtilmektedir. Buna bağlı olarak burada “Kafkasya halklarının ilk yurdunun ve ilk dilinin ayni olduğunun söylemesine rağmen açıklık getirilemeyişine ve yanlış bir kanaate vurgu yapmak istiyorum... Yukarıda da belirttiğimiz gibi: Henüz yerleşim yerlerinin yeterince oluşmadığı, ırkların, milliyetlerin bilinmediği, insanların daha aydınlanmamış olduğu dönemlerde, İndüs Vadisinden çıkıldıktan sonraki ilk konaklama yeri “Pamir” yaylasıdır, sonraki Hazar’ın güneyinden dolaşarak, sıra dağlar aşılamayınca “Apkaz” bu günki Aphazya’dır, sonrası tüm Kafkasya!.. Bazıları Ubıh’ların adını “Sadze” olarak yazar esası “Sadce”dir ve en yakınımda, benimle bitişik olan anlamına gelir. Dolayısıyla “Ubuh ca Anaç Dil değildir!” Apkaz’ larla, daha doğrusu “Bask-xağ”larla, yani Aşviler, Aşuwalar la diğer Kafkas dilleri arasında “ara dildir.” Kaf-kas adı da Başyiyen-başavuran anlamına gelir.

DERİNLİK

Bunları K.Kafkasyalıların eskiliğine ve kültür birikimlerinin derinliğine işaret etmek için anlattım. Eski K.Kafkasyalılar hayat tarzlarını bizzat yaşayarak, büyük tecrübelere dayanarak oluşturdular. Bir başka yerden alıntı ve özenti değildir. Eskiliği kadar özelliği ve insani derinliği de vardır, insani değerlerinin derinliği kadarda evrenselliğinin olması gerekiyordu.. Fakat Kafkasya üç kıtayı birbirine bağlayan kara ve deniz yollarının düğüm noktasıydı. Dolayısıyla kuzeyden güneye, güneyden kuzeye insan akınlarının zoraki güzergahı olmuş ve çağlar boyu nice insan yığınları bu dar ve açılması zor kapıyı durmadan zorlamışlardır...

Bu zorlamalar bazen çığ gibi ezici, bazen çekirge afeti gibi yiyici ve bir yangın yeri gibi kahredici olmuştur... MÖ. 1500 ler de İskitler, MS. III. Asırda Şarmatlar, IV. Asırda Alanlar, Hunlar, Batalar ve Avarlar. 565 de Moğollar, VII Asırda Hazarlar, 1080 de Kıpçaklar, XIII. Asırda Peçenekler, 1226 da Altınordu Devleti ve 1388 de Timurlenk dayatmıştır. Daha bunların dışında Yunan, Roma, Ceneviz, Bizans, Got, Arap, İngiliz, Fıransız, Japon, Polonyalılar ve Osmanlılar da gelip gittiler... Bunların en dayatmacı ve yıkıcı olanı Rus’lardı. Rus Devleti IX. Asırda ortaya çıktı. Rusya da yaşayan Kuzey Sılavları bu devleti kuran Vikinglere Rus adını verdiler. (Rus, İsveç Prenslerinin gemilerinde kürek çekenlere verilen ad idi!)

Ruslarla K. Kafkasyalıların XVI. Asırda Hazar denizi kıyısında başlayıp XIX. Asırda; Kadınlarında katıldığı ve kalan çocukların birbirine bağlanarak Ruslar tarafından topçu hedefi yapıldığı son direniş “Hodz – Ahcip” muharebesine kadar tam “297 Yıl” sürmüştür. Ondan sonra da “Nesli Münkariz” olmamak ve onurlarını ayak altına vermemek bakımından ülkelerini terk etme zorunluluğu duymuşlardır. Dolaysıyla Çerkesler, bu kadar sorunun üstesinden gelip kültürlerini dünya insanlığına nasıl yansıtacaklardı?.. O çoğu özellikler Kafkasya ya saldıranlar tarafından kendilerine mal etmek suretiyle sömürülmüştür.

Geriyıkoa Şanıza’nın sözleri:
1839 Yılında Ruslara karşı Taman yarımadasına yapılan akınlarla, Çerkeslerin neden olduğu birçok tahribat nedeniyle, Çerkes önderlerinden Geriyukoe’nın söyledikleri, tarafların anlayış ve değer yargılarını mukayese bakımından dikkatle değerdir: “Bizim mutedil-ane ve adilane hareketlerimizden düşmanlarınızın ibret alacaklarını zannediyorduk! Fakat bizi de kendileri gibi vahşi-yane harekete mecbur ettiler.”

Çerkesler, sıcak denizlere açılmak isteyen bu yayılmacı büyük güce karşı israrla direnirken birçok ülke devletleşme imkanını yakalamıştır... Acaba bu güce karşı böylesine inatla direneceğine ittifak etselerdi, sonraki dünya düzeni böyle mi olurdu? Kuzey Kafkasyalıların ülkelerinden sürülmesine seyirci kalan o zamanın bilinen ileri güçleri, sonradan korunmak için o güce karşı neden savunma paktları oluşturdular?

Kafkasya ve insanları hakkında bazı
YABANCILARIN DEĞERLENDİRMESİ



Malmesbori:
25/05/1856 Tarihinde Avam Kamarasında şunları söylüyordu: “Lordlarım! Adıge’leri kendi başlarına büyük felaketler içerisinde bıraktık. Halbuki biz onlardan yardım istedik ve müsaadenizle söyleyebilirim ki; onları, istediğimiz gibi en büyük fedakarlık ölçüleriyle kullandık.”

Lort Matterd’e şu beyanda bulunuyordu:
“Bu mecliste samimi bir İngiliz kalbi ve İngiliz ruhu taşıyan herkes muhakkaktır ki Kafkasya hakkındaki isteklerimizin tahakkuk etmemesinden müteessir ve mustarip olacaktır.”

Karl Marx:
Avrupa halkları bağımsızlık ve özgürlük için nasıl savaşılacağını kahraman Kafkas Dağlılarından öğreniniz. Bunlar bu ilkelerin en belirli ve saygıdeğer temsilcileridir.

Adof Hitler:
Sizler şimdi Kafkasya’ya girmektesiniz, burası insanlığın müzesidir. Her bastığınız taş insanlık tarihi için büyük önem taşıyabilir. Burası dünyanın tüm üstün ırklarının vatanıdır. Sizleri burada rastlayacağınız her şeye ve halkına dikkatle davranmaya davet ediyorum.”

Alman Yazar (F.M. von Bodensdt)
(1848) Tarihinde yazdığı, Çerkeslerle ilgili yazısında şöyle der: “Çerkes’in aslı çok eski devirlere dayanır. Yüksek şövalye ruhu, kutsal saflığı, çarpıcı güzelliği onları su götürmez biçimde Kafkasya’nen birinci özgür halkı yapmaktadır.”

9.Asırda Kafkasya’yı gezmiş bir Arap seyyahı, gördüğü halk için şunları söyler: “Bu millet tatlı karakterlidir ve Mage akidesini taşır. Bu havalide oturan milletler arasında bunlardan daha mütekamil tipli, bunlardan daha temiz, saf renkli ve güzel endamlı, latif bir millete tesadüf etmek mümkün değildir. Dünyanın hiçbir yerinde tavır ve karakterinde bunlar kadar çevik ve incelik gösteren, bunlar kadar uzun boylu, mevzun ve mütenasip vücutlu, bunlar kadar bedenleri ve havsalaları inkişaf etmiş olan bir millet yoktur.”

Mösyö Dö Hel:
“Çerkesler, evza ve endamlarının mükemmeliyetini, tabiat ve duruşlarının güzelliğini, dağlılara has çeviklik muhariplik kudretiyle meczetmişlerdir. Çocukluktan beri şiddetli idmanlara tabi tutulmuş bulunan, dağlarındaki kartallar gibi hür yaşamaya, varlık ve istiklallerine dokunan her şeyi ret ve tahkire alışmış olan Çerkesler, cengaverlik ve kahramanlık hayatının son iz ve eserlerini taşırlar. Kafkas ırkının güzellikce başka milletlerden ne kadar üstün olduğunu anlamak için onları temaşaya şayan kıyafetleri nasiyelerinde ciddiyet ve parlayan olgunlukları ile at üzerinde görmelidir. Çerkeslerin Kafkasya’daki rolleri çok kıymetli ve şanlı olmuştur. Onlar yüksek tepeler, o tepelerin bulutlar içerisinde kaybolan zirvelerini ve cesim ormanlarla örtülü olan bu dağları gördükce, o dağların her noktasını hürriyet ve vatanperverliklerine siper ittihaz etmiş olan Çerkeslere karşı kalplerimiz sevgi ve hayranlıkla doluyordu.”

İngiliz Seyyah (Negley Farson)
“Kafkas dağları insanda son derece derin bir kişisel şefkat duygusu uyandırır, buna kardeşce bir koruma hissi de diyebilirsiniz. İsterseniz övünme deyin ama insan bu nadide doğal güzelliği koruma duygusuna kapılıyor.”

İngiliz (James S. Bell )
Öğrenebildiğim kadarıyla burada delilik, sahtakarlık bilinmiyor. Sanırım bu hastalık ticaretin ve medeniyetin beraberinde getirdiği bir hastalıktır. Burada kanunlar, komşuları olan Rusya, Türkiye ve İran’da görülmeyecek biçimde herkese eşit olarak uygulanmaktadır… Çerkes halk demokrasisi, Amerikan demokrasisinden daha iyi çalışıyor. Burada en iyi ve akıllı olanlar güç ve otorite elde edebilirler. İnsanların, özgürlükleri konusunda çok duyarlı olmaları, toplumu ilgilendiren bütün sorunların açık olarak görüşülmesini gerektirmektedir.

Mr. Longors derki:
“Başka memleketlerde meskeni muhafaza kaygısı hürriyetin feda edilmesini intaç eyler; Kafkas yada ise meskene değil, şahsi hürriyete ehemmiyet verilir.” Kafkasya da müstakil kabileler arasında mütekabil himaye esasına dayanan bir birlik vardır. Burada her fert hakim sıfatına haizdir. Tecrübe ile hissiyatı kuvvetlenmiş, muhakemesi tekamül etmiştir. Tahsil neticesi olan malümat ise yok gibidir. Fakat Bacon diyorki: “Aklü irfan tahsil edilmeksizin de hasıl olur ve tahsilin fevkindedir.” Bu hal Çerkezistanda çoktur. Hülasa, kuvvei akliyenin bu yüksek harsıdır ki: Çerkes’eri hangi memlekette bulunurlarsa bulunsunlar, kendilerini orada bulunabilecek kuvvet ve liyakatın en yüksek mevkiine is’at eder.”

Mr. Bel:
“Bütün gördüklerimin bana verdiği kanaat şudur: Heyeti umumiyesi ile çerkes milleti, şimdiye kadar tanıdığım, işittiğim ve okuduğum milletlerin hepisinden daha kibar ve naziktir.”

Kont Marinyi:
“Çerkeslerdeki misafirperverlik ve faziletin inceliğini anlatmak güçtür. Yalnız şunu söyleyeyim ki, eğer aile kaydı ile bağlı bulunmamış olsaydım Çerkesler arasında ikameti ihtiyar ederdim.

Rus Şairi (Puşkin)
“Çerkesler tavran demokrat, kalben ise aristokrattırlar” demiş.

Gothe:
“Davranış, herkesin kendi yüzünü gösterdiği bir aynadır” diyor.

ÖZELLİKLER

Dolayısıyla Çerkeslerin “Ana erkil yapıdan Ata erkil yapıya” geçişlerinden sonra özdeki toplumsal yapılanmasının yansımalarından bazıları aşağıdaki gibiydi…

Eski Çerkesler soy eksenli, soya bağlı olarak bireyin çok önemsendiği; yaş hiyerarşisine dayalı, kuralların kral sayıldığı, bilmeyenlerin bilenlere uyduğu, herkesin birbiriyle ilgilendiği özel bir hayat tarzının sahibiydiler... Herkesin birbiriyle ilgilenmesi sırasında nelere uyacağı ve nasıl davranacağı önceden konan kurallarla belirlenmişti. Yazılı olmayan bu kurallar ve pek çok özellikler, doğal öğrenim metoduyla belirlenerek, hayatın estetiği yakalanmış ve ona uygulama pratiği kazandırılmıştı. Bütün uygulamalar ve ilişkilerin saygı çerçevesi içinde tutulduğu her konuda ölçülü ve özellikli bir toplumdu, En büyük yaptırım güçleri “Ayıp ve Dışlamaktı” yani Adam yerine koymamak, aşağılama, olmuyorsa bütün ilişkilerin ve sosyal konuların dışında tutarak toplum dışı bırakmaktı.

Anlaşabilen sülaleler dayanışmak ve kendilerini başkalarına karşı ifade edebilmek için, bağımsız (muhtar) yerleşim birimleri oluşturmuşlardı. Soy-sülale: İrsiyetten gelen, gücünü erdemlilikten alan, yanlarında insan barındırabilen; kiminin kendini mensubiyet, kiminin aidiyet duygusuyla ifade ettiği “Ayni adla bilinen, anılan büyük aile anlamına gelirdi… Her soy toplumda kendini tek kişiyle, her yerleşim birimi de başka birimlere karşı kendini, içlerinden belirledikleri ehil birinin başkanlığında oluşturdukları bir gurupla temsil ederdi. Guruplardan oluşan topluluk boyu teşkil eder, boy önderlerinin bir araya gelmesiyle millet bütünlüğü sağlanmış olurdu... Her birey sülalesine, her sülale yaşadığı yöresine, her yöre mensubiyetini taşıdığı boyuna ve her boy milletine karşı sorumluluk taşırdı.

Dolayısıyla yönetim sorumluluğu taşıyan ve yetki düzenlemeleri vardı: Soy büyüğüne “Doğal Thamade” Gurup önderine “YetkinThamade” Toplum önderine “Pışı” denmekteydi. Pışı yönetim sorumluluğu taşıdığı için karar alma yetkisi ona dönüktü. Usul ve adabı halk koyar ve halk adına Thamadeler denetlerdi. Sorunlar açık ve net görüşülür, kararlar ittifakla alınır, bir konu için bir defa toplanılır ve sonuç alınıncaya kadar görüşmeye devam edilirdi.

Bu konuda yabancı bir müşahidin ifadeleri şöyledir: “Hükemanın cemiyet için tahayyül
edip de vücudunu göremedikleri “Hükümeti tabiye” Çerkeslerin usulü içtimaiye sindedir. Çerkezistan da hürriyeti tazyik eden ve takyit eden hükümet şekillerinden hiçbiri yoktur... Jandarma, polis, hapishane, cellat, hakim, mahkum, amir, memur gibi bidatler yoktu. Fakat teşkilat ve hükümetin varlığıyla ulaşılmak istenen mesut maksat, nizam ve intizam Çerkezistan da vardı. İnsan zümrelerinin en huzurlu yaşadığı yerdi. Halk terbiyesinin mükemmeliyeti bu memleketi her türlü resmi teşkilat ve cezri tedbirlerden müstağni kılıyordu.”

Eski Çerkesler insan onuruna ve kişiliğe değer veren, fevkalade disipline olmuş, gururla tevazuu bağdaştırmış, dürüstlüğü, mertliği ve nezaketi; erdemliliği önde tutan paylaşımcı bir zihniyete sahiptiler. Sadece kendilerini değil başkalarını da kendileri kadar düşünür, her canlının bir hayat hakkı olduğu bilinciyle hareket ederlerdi. Geleneksel kuralcı bir yapılanmaları vardı..”Toplumuna uyamayanla gurup oluşturamayanları adamdan saymazlardı” Bu, toplumu bağdaştırmanın ve insanları kaynaştırmanın ana kaynağıydı…

Toplumuna uymak: Geçmişten gelen değerlere sahip çıkmakla ve kurallara uymakla...
Gurup oluşturmaksa: Birden fazla kişinin bir arya gelmesi ve birinin diğerlerini temsil etmesi suretiyle sağlanmış olurdu. Binlerce kişi bir araya gelse, gurubun yine tek kişiyle temsil edilmesi kuralı değişmezdi.

Eskiden Çerkesler de: Gönüllülük yoktu “Güvenilir olmayanın güvendirmesinin yanıltıcı olacağı” nedeniyle “Görev alınmaz verilirdi.” Görevlendirilen kimse yalnız ve zorda bırakılmaz, görevi bitinceye kadar karşı gelinmezdi... Verilen görevin yerine getirilişi sırasında önce kurallara uyulur, sonra mantık yolları denenir, daha da olmuyorsa nasıl oluyorsa öyle yapılırdı. Dolayısıyla başarısızlığın mazereti yoktu: “Sorumluluk taşıyan kendini savunmaz, savunulurdu!” Başarıda, yerilmek kadar övgüden de hazzedilmediği bilindiğinden, yüze beraber methiye de bulunulmazdı. Fakat insanı onure etmenin ve büyütmenin kendine has çeşitli yöntemleri ve yolları vardı. Yapılan bütün girişimler gurupsaldı, uygulamalar merasimseldi

Zenginlik asalet göstergesi değildi, servetin nasıl kullanıldığı önemliydi.. Asil kadına ziynet, yiğit kişiye servet yakıştırılmazdı. Zarafet sadelikte, güçlülük incelik ve çeviklikte aranırdı. Darda kalan yalnız bırakılmaz, yokken de vermeye kadar uzanan bir anlayışın sahibiydiler.
Ev kadının sayılır, erkeğinse ihtiyaçlarının giderildiği ve yüreklendirildiği yer olarak görülürdü. Toplumda kadına eşinden daha az itibar edildiği görülmemiştir, fakat kendini bilen kadın eşinden önce izzet ikram kabul etmezdi.“Atını yerenle hanımını öven” pek normal karşılanmazdı. “Eşini hoş tutan erdemli incitense” erkekten sayılmazdı.

Kadın her yerde ve her zama esirgenir erkeksi işler yaptırılmaz, sırtına yük yüklenmez, yalnız başına bir yerlere gönderilmez, kısa mesafeler dışında yaya yürütülmezdi ve tenteli bir araba, bir kadın yolcu olduğunun simgesiydi. Arabanın içinde kadın refakatci, yanında da en az bir erkek atlı koruyucusu olurdu. Yolun geçtiği yakın arazide çalışan yada sürüsünü güden çoban varsa arabanın önünü keser bayandan yol hediyesini alabilirdi. Bazen Çobanların yola bir koç veya kısır koyunla çıktığı olurdu;öyle olunca bayan yolcu yada yanındaki refakatçi kız veya kadınlardan biri arabadan inerek koçu kucaklayıp arabaya alabildiği takdirde koyun kendisinin olurdu.

Acının ve sevincin paylaşılmasında gelini getirmek, cenazeyi kaldırmak toplumun işiydi..
Acı sahipleri tabutu taşımaz, mezara toprak atmaz, dua alınırken ellerini kaldırmazdı ve Acılarını sindirmenin dışında yapılanlara karışmaz, duygu zafiyetine düşmemek için kimseyle selamlaşmaz, el tutmaz, sarılmaz , gelenleri karşılamaz, uğurlamaz ve sorulmadıkça konuşmazdı.. Saç-sakal tıraşı olmamak eğlence ve eğlentilere katılmamak, mecbur kalmadıkça seyehata çıkmamak yaslı olmanın bir göstergesiydi. Makul bir süre geçtikten sonra acı sahipleri, arkadaşları, komşu veya aile dostlarının delaletiyle normal hayata döndürülürdü. Cenazeye katılamamış ve taziyede bulunamamış olanlar, aradan yıllar geçse de “acının eskimeyeceği bilinciyle” ilk karşılaştıklarında üzüldüklerini belli ederlerdi. Çerkes geleneğinde, namus ve cana kast edilmedikçe kimse ölsün, öldürülsün istenmezdi. Ölene, düşmanda olsa sevinilmezdi.

Gelin alanlar ve akrabaları, sevinçlerini paylaşanlara hizmetle yükümlüydüler.. Yedirmek, içirmek, hem de onları onu re etmek (Nış – Bıja gibi) ikramlarda bulunmak görevleriydi. Buna rağmen, düğün sahibi durumunda olanların düğünde oynatılmamaları ihtiyari usullerdendi,

Doğumda, anne ve baba dışında diğer aile büyüklerine, özellikle kadınlar ziyaret etmek suretiyle göz aydını verirler, gençler ise (kızlı-erkekli) salıncak eğlentileri düzenlerdi. Her tür sosyal olayda ve yapılan etkinliklerde çeşitli aydınlanma metotları vardı. Sadece dil ve davranışlara değil, kundakta başlayan bedensel estetiğe de önem verilirdi.

Çerkesler, yalnızlığı sevmemişler, hayatı paylaşmanın önemini ve erdemini vurgulamak için:“İnsan ömrü üç günlüktür;doğduğu, evlendiği ve öldüğü gün” diyerek anlamlaştırmışlardır. En sağlıklı duruşun üç ayak üzerinde olduğu bilincinde olmuşlar. Bu nedenle sofralarını üç ayaklı yapmışlardır. “Bıja” ikramını üç dilim Çerkes helvası, delikanlı hediye paketini üç dilim beyaz peynirle sembolleştirmişler. Üç oturma yerine sorumluluk yüklemişler ve üçlü yürümeyi benimsemişlerdir. Büyük ortada, küçüğü solunda en küçük (yaver) sağında olmuştur.

Thamade’lik: Kendini ifade etmek, bir yerlere taşımaya çabalamak değildi o mevki daha ilerisi olmayan toplumsal bir zirveydi. Dolaysıyla Thamade’nin görevi, çevresinde ve toplumdaki yetenekleri değerlendirmek, onlarla birlikte sorunlara, sosyal ve toplumsal konulara çözüm üretmekti. Yeteneklerine göre gençlerin önünü açmak ve onları yöneltmekti.

Eski Çerkesler de en büyük ayıp kurallara uymamaktı!.. Bu nedenle kendi mensuplarının
en ufak kusurunu irdelerken yabancıların hiçbir kusur ve hatasına bakmazlar, hadlerini aşmadıkça dışlamaz ve misafir olarak kabul ederlerdi. Misafire neden geldiği, ne zaman gideceği ve açlığı sorulmazdı!.. Komşu komşunun prestij dayanağıydı. Çevre ve yöre insanı, hısım akraba moral kaynağıydı. Ayni soydan gelen ve aynı adla anılanlar onur ortağıydı. Kan bağıyla bağlı olanlar kardeş sayılır akraba evliliği onaylanmazdı!.. Soyun kadından azdığı bilinir, her kadın her erkeğe, birbirine yakıştırılmazdı. Kadın çocuğu eğitendi, toplumun mimarı sayılırdı. Eşini yüreklendiremeyen ve çocuğunu yönlendiremeyen anneyle bir delikanlıyı dinletemeyen kız, gerçek Çerkes kızı ve annesi gibi görülmezdi. Kadın aşağı oturtulmaz ve aşağılanamazdı. Bir hataya düştüğünde ona neden olan ve sahip çıkmayan erkek suçlanırdı. Bir toplumun kurtaramadığı bir erkeğin şerefini bir kadın kurtarabilirdi ve kadın çözümsüzlüklerin en üst çözüm danışmanıydı.

Her toplumun kendine has bir kültürünün olması gibi; birlikte yaşayan toplumların kültürleşmesi de normaldir!.. Dolayısiyle eski Çerkesler, kendi özgün kültür hayat ortamlarını yitirdikten sonra aralarına katılmak zorunda kaldıkları farklı ülkeler ve insanlarına katkıları küçümsenemeyecek boyutlardadır... Fakat aralarına katıldıkları bu egemen güç ve kültür sahipleri, çoğu ileri özellikleri kendilerine mal etmek suretiyle sahiplerini eritme eğilimi göstermişlerdir. Normal olarak bu baskılı etkileşimden de Çerkesler, en azından birçok değerlerinin anlam derinliğini yitirmişlerdir. Bu kayıpta, atalarının da sorun yaratmamaya ve uyum sağlamaya dönük şu uyarıları ve benzerlerinin etkisi de küçümsenemeyecek durumdadır: “Oturduğun yerde görülmüyorsan ayağa kalkıp ta görünme! Aralarında bulundukların görmüyorsa sende gözlerini yum! Toplum sana uymuyorsa sen topluma uy!” Vs. gibi.

Çerkesler’de yığınla öğretinin yanı sıra öncelikli olanlardan bazıları şunlardı: Kadına nezaketle davranmak; başkalarının onur ve namusunu kendininki kadar değerli saymak; bela aramamak, geldiğinde de kaçmamak; karşılaştığı insanların işini kolaylaştırmaktı.



SONUÇ

Doğru algılanacağından emin olabilsek! Çerkeslerin özelliklerini birkaç ata sözüyle açıklamak mümkündür. Mesela: “Saygınlığını yitirmiş yaşlının evi mezardır” sözü: Çerkeslerin bütün bireysel ve toplumsal hayatını, değer yargılarını, kişilerin birbiriyle olan ilişkilerini, tavır ve davranışlarını hatırlatır. “Kalp misafirinse anlayış evindir” sözü: Misafire karşı duyulan ruhsal farkında lığı, İçtenliği, samimiyeti, dürüstlüğü akla getirir. Sevmenin “dokunmak değil” saymak ve esirgemek olduğunu; sevilene karşı saygının devreye girerek koyduğu mesafeyle sevgiyi nasıl koruduğunu; sevinçte olsun, üzüntüde olsun insanın duygu yoğunluğu içinde sarsılması ve basitleşmesini nasıl önlediğini gösteriyor. “Küçüğün olmadığı yerde büyüğün olamayacağı”nı: Küçük büyüklük taslıyor, havalara giriyorsa; büyüğün ya küçülmesi yada oradan uzaklaşması gerektiğini düşündürüyor. “Söyleneni düşün, söylediğini de düşün! Yakışmadığın yere oturma, oturduysan yakış!” uyarısı, bir oturma, konuşma ve dinleme adabının olduğunu, “İnsan gibi oturulamıyorsa ağaç gibi dikilmek” gerekliliğini akla getiriyor. “Aptal milletin olmadığı” toplumların ahmaklığının dürüst, bilgili ve beceri sahibi kimseleri öne çıkaramamaktan kaynaklandığını gösteriyor. “Kalp bakmazsa göz’ün göremeyeceği; Başlar anlaşmazsa, eller in bir birini yıkamadığı, eller birbirini yıkamazsa tanışmayacağı” doğru değil mi?!... Genç büyüğün elini tutup sorduğunda büyük, “Şansın açık ömrün uzun olsun” der. Büyük sorduğunda genç,”Yaşlılığın iyi olsun” cevabını verir. El öpmek, öpüşmek ve kişileri bey, efendi gibi takılarla çağırmak Çerkes geleneğinde yoktu.

Birkaç ata sözü:

Kötü neyin sahibi olsa da yine kötüdür.
Kötü kimseyi met et, kendini de sakın!
Kötüyü fazla met edersen dellendirirsin.
Alışmayan ehil olamaz.
Başlanmamış işi toprak örter.
Islanmadan balık tutulamaz.
Değirmen öğütecek şey bulunca döner.
Yokluktan dolayı tasalanma, varlığınla çürüme!
Tazı cinsi havlamaz, soy yetkini davacı olmaz.
İçilecek suya arpa suyu katılmaz.
Köpek kuzu doğurmaz. Koyun postu iki defa yüzülmez.
Mazlum kadın boşanmaz, boşanan kadına ad takılmaz, fazlalığı nedeniyle köpek vurulmaz.

Hayat kalitesini sarsmamak ve bazı değerleri geleceğe taşımak bakımından biraz dikkatli olunması gerekmektedir... Bazı yanlış öğrenmeler ve yorumlamalar yanıltıcı oluyor! “Uygun olan adettir” yanılgısında olduğu gibi: Uygun olan adet değil ayıp savmaktır! Aynen “Olmuyorsa olduğu gibi yap” önerisinde olduğu gibi.. Burada İdarecilikle kurallar (adetler) birbirine karıştırılıyor! Önce kuralların denenmesi, olmuyorsa düşünce yoluyla çözüm aranması ve yadırganmayacağı sanılan, mantığa uygun gelen tarzın uygulanması gerekiyor. Eğer bu uygulanan olumlu karşılanır ve zaman içerisinde toplum genelinde uygulanmaya başlarsa işte o zaman adet hüviyeti kazanmış olacaktır. Bir de “Dil” önemlidir, fakat nasıl algılandığı ve uygulandığı daha da önemlidir. Özellikle Çerkes boylarının birliği açısından “Beden dili – Davranış biçimleri” daha çok önemlidir. Çerkesce konuşup Çerkes gibi davranmama hatasına düşmemeye dikkat edilmelidir.
Bıc’ra Saim Tuc
31 Ocak 07 Ank.
Yazar : Bıc'ra Saim TUÇ
[- Sayfayı yazdır - ]
Haberler yazarlarını bağlar. Hiçbir şekilde 6kesek.com sorumlu tutulamaz.