Bugün : 21 Kasım 2017

Üye Ol
Şifremi unuttum

Üye Bilgileri

Online Ziyaretçi: 59
Online Üye: 0
Online Yönetici: 0

Toplam Üye: 1711
Son Üye: buracan315

Online Üyeler:
Şu An Online Üye Yok
Hoşgeldiniz Ziyaretçi!
IP Adresiniz: 54.80.157.133
Üye olmak için Buraya tıklayabilirsiniz.

Toplam Hit : 45861710
Toplam Tekil Hit : 17234381
Site Kuruluş Tar : 11.05.2007

TRT Çerkeslere televizyon kanalı açmalı mı ?

Evet
Hayır

Toplam Oy: 4743
[Sonuçlar]
Köy Muhtarı
Muhtar İsim: Mehmet YILDIZ
Ev Tel : 0352 531 10 10
Cep Tel: 0505 855 55 98
Anı Başlığı : Acının paylaşımı (eleştiri)
İsim : BIC 'RA Saim
Soyisim : TUÇ
İçerik :

Sponsor Bağlantılar

Acının paylaşımında
SOSYOLOJİK SARSINTI

Toplumların sos yo/kültürel özelliklerini yansıtan üç temel oluşum vardır: Doğum, Ölüm ve Evlenme halinde yapılan uygulamalar... Aşuwa lar bu durumu “İnsan ömrü üç günlüktür: Doğduğu, evlendiği ve öldüğü gün” diye yorumlamışlardır.

İnsan hayatındaki bu üç önemli olgu, süreç içinde değişmekte ve zamanla birlikte dönüşüm geçirmektedir. Çerkes toplumunda bu üç olgunun eskiden nasıl uygulandığı, şimdi nasıl olduğu ve aslında nasıl olması gerektiği konusundaki karmaşa, diğer toplumlardan daha fazla gibi görünmektedir.

Bendeniz bu karmaşadan hayli rahatsızlık duyduğum için ve yukarıda değindiğim üç temel unsurdan “ölüm halinde” yapılan bazı uygulamalardan özellikle de “cenaze yemeği verilmesi” konusunda, mantalite bazında: Eski uygulamaların nasıl yapıldığını, sos yo-ekonomik değişimlerle günümüzde ne hal aldığını, bazı örneklemelerle aktarmakta yarar olacağını düşünüyorum. Sonuç olarak varacağım nokta: Çerkes adetlerinin otantik olarak “mantıksal” ve “hümanist” taraflarının bulunduğu, ancak günümüzde bu hümanizme den hızla uzaklaş ılıyor olmasına bir çözüm bulunmasıdır.
Eski Uygulamalar:
Eskiden, altmış yıl öncesine kadar bir yörede bir ölüm meydana gelse, komşu büyükleri bu ölüm haberini yöre insanlarına, ölenin başka yerde bulunan hısım ve akrabalarına (hızla giden atlılar vasıtasıyla) duyururdu. Bir taraftan mezar kazılır, bir taraftan cenaze defnedilmeye hazırlanır ve vasiyet uyarınca is kat dağıtımı için harekete geçilirdi. Diğer bir taraftan acı sahiplerinin mallarıyla işlerine sahip çıkılır, çocuklar cenaze evinden uzak tutulmaya çalışılır ve diğer hizmetleri yapacaklarla birlikte, dışarıdan cenazeye katılacaklara kılavuzluk yapacaklar da belirlenirdi.

Acının meydana geldiği yerde ( köy ya da mahalle ) o gün her şey tatil edilir, işe güce gidilmezdi. Herkes, ölen kişiye karşı son görevini yerine getirmeye ve gereken hizmette bulunmak için ölü evinde ve yakınında bulunurdu. Acının yaşandığı o semtte haber dinlemek için olsa dahi radyo açılmaz, neşe ve sevinç ifade edecek hareketlerden dikkatle kaçınılırdı.

Cenaze kaldırılmadan önce dışarıdan gelenler yakın evlere, komşulara buyur edilir; abdestlerini almaları, cenazeye hazırlanmaları sağlanırdı. Cenaze, evin bir odasında imam ve ona yardım edebilecek biri tarafından yıkanır, kefenlenir, tabuta konduktan sonra bütün cemaatin katılımıyla, mezarlığın girişindeki musalla taşına götürülerek, cenaze namazı orada kılınır ardından toprağa verilirdi.

Defin ve Taziye Merasimi:

Mevta, kabre birinci derecede kan bağı olan biri tarafından indirilir; yanına ehil biride iner, gövdesi hafif kıbleye döndürülerek başı toprakla desteklendikten ve bağları çözüldükten sonra mevtanın yakını kabirden çıkar ve bir kenara çekilerek okunan kuranı dinlerdi... Cenaze sahipleri, talkın verilmeye başlayınca cemaatten önce hareket ederek eve dönerler ve evin giriş kapısının önünde; Cemaat adına verilecek taziyeyi kabul etmek üzere sıralanırlardı. Aile (soy) büyüğü kapıya en yakın yerde durur, köylü ve mahallelisi de aynı tarafta sıralanırdı...

Dışarıdan gelenler ise karşı tarafta saf tutar, . hoca efendi ve cemaat adına taziyede bulunacak kişi de soy büyüğünün karşısına düşecek biçimde vaziyet alırdı.

İslamiyet’in kabulünden önce yapılan uygulamada sadece el kaldırılırdı ve uygulanışı şöyleydi: Toplum adına görevlendirilen ehil kimse, sol ayağını öne atar, diğer ayağını yavaşça (sürüklercesine) onun yanına çekerdi. Başı öne ve hafifçe sola eğik, mahzun ve üzüntülü bir tavır içinde, sanki cansızmışçasına sağ kolu aşağıya sarkık, sol eli ne yumruk ve ne de tam açık, parmakları mafsallarından, eli bileğinden yere doğru eğik vaziyette, sol kolunu dirseğinden bükerek yavaş -yavaş kaldırmaya başlar ve belli bir seviyeye geldikten sonra yine yavaş- yavaş ve arada bir duraksayarak aşağıya indirirdi. Ardından sağ ayağını geriye atar, sol ayağını onun yanına çektikten sonra dışarıdan gelen ve karşı saf tutan bütün cemaat hepsi birden sağa dönerek, içeri girmesi gerekenlerin dışında, herkes dağılırdı. ( dönerken taziye verilenlerin sol yan tarafta kalmaları gerekirdi.) İslamiyet ten sonra hoca efendi dua aldırılmaya ardından bu merasim uygulanmaya devam edilmiştir.. Daha sonraları el kaldırmak tamamen terk edilmiş, yerine uygun biri tarafından sözlü taziyede bulunulmaya başlanmıştır.

Taziye merasiminden sonra karşı saf sağa dönüp dağılırken acı sahipleri adına taziyeleri cevaplayacak komşu yada yöre büyüğü ile soy büyüğü ve diğer aile mensupları da eve, içeriye girerler. Onları takiben dışarıdan gelen aile dostları, akrabalar da dahil olurdu. İçerde bulunanların aralarında Kuran okuyabilecek biri yada hoca efendi Kuran okur yine baş tarafta oturan bir büyük taziyede bulunurdu. Teselli mahiyetli bazı kısa konuşmalardan sonra yine, teselli mahiyetli bir temenniyle fazla oturmadan ayrılırlardı. Acılı aileye dönük akrabalar cemiyet adına taziyede bulunma hakkına sahip değildi ve içeride bulunan yabancıların yukarısına geçip oturmamaları gerekirdi.

Diğer taziye de bulunmak isteyenler, birli ikili ya da grup halinde odaya girdiklerinde, içerdekiler yeni gelenlere bir şey söyleme imkanı tanımak bakımından bir müddet sükut edilirdi. Kaç kişi olurlarsa olsunlar gelenlerden, aileye daha uzak olan birinin taziyede bulunması hepsinin adına yapılmış sayılırdı. Geri çıkarken de yine birinin konuşması yeterliydi...Bir genç ya da iki arkadaş içeri girseler, hiçbir şey söylemeden bir müddet otursalar, içerdeki yöre büyüğü, onların geliş sebeplerini anladıklarını belirterek hissiyatlarına tercüman olur ve.teşekkür ederdi... Soy ve aile büyüğü acının yaşandığı yerde, evde olurdu. Orada bulunanlara verilen taziye bütün acı sahiplerine verilmiş sayılır ayrı-ayrı taziyede bulunulmazdı. Taziye soy büyüğünün de aralarında olduğu büyüklere doğru, ortaya verilir ve aileyi tem silen orada bulunan komşu yada aileye yakın yöre büyüğü tarafından cevaplandırılırdı.
Acı sahiplerini temsil en orada bulunan büyük, gelip gitmeler ve matem sürdükçe aileyi yalnız bırakmamaya özen gösterirdi. .

Cenazeye yetişememiş sonradan gelen yöre grupları olduğunda, içeridekiler dışarı çıkar evin önünde sıralanırlar, gelenler de karşı saf oluşturur ve aralarından biri dua aldırdıktan sonra; dışarı çıkanlar tekrar içeri girer sonra diğerleri de girerler ve gelenlerin büyüğü yukarı oturur, içlerinden biri bir ayet okuduktan sonra büyük, kıssa bir taziyede bulunur ve fazla kalmadan taziyelerini tekrarlayarak ayrılırlardı. . Gelip gidenle ilgilenmek ve onlara yardımcı olmak komşu insanlarının işiydi

Cenazeyi kaldırmak cemaatin, acıyı hafifletmek komşunun, mahalleli yada köylünün görevi olduğundan, acı sahipleri acılarını sindirmenin ve sabır göstermenin dışında başka şeylerle ilgilenmezlerdi. İlgilenmeleri komşu ve toplumun görevine müdahale sayılacağından (tabutu taşımak ve mezara toprak atmak da dahil) güvensizlik ve saygısızlık addedilirdi.

İlgilendikleri ufak usul’i şeyleri kısaca özetleyecek olursak: Normal hayatın alışılagelen davranışlarının tamamen tersini yapmaktı! Sıralayacak olursak selamlaşmamak, el sıkışmamak, sarılmamak (Buna odada oturan cemaat de uyardı), sorulmadıkça söze karışmamak, odada kapıya yakın bir yerde sessizce oturmak, gelen gideni karşılamamak, uğurlamamak; belli bir süre yeme-içme ve çalışmaktan uzak durmak, gerekmedikçe dışarı çıkmamak seyahate gitmemek, tıraş olmamak vs. gibi. Normal hayata dönüş zamanla komşuların ve dostların delaleti ile olurdu. Çalışma hayatına kısa sürede dönme zorunluluğu olsa dahi saç-sakal tıraşı olmamak, giyimine özen göstermemek, eğlentilere katılmamak ve durgun görünmek yaslı olmanın bir gereği ve göstergesiydi.

Bazı Önemli Ayrıtılar:

İnsana verilen değer açısından acının paylaşılması çok önemsenirdi ve zamanında görevini yapamamış kimseler matem sahipleriyle, aradan yıllar geçmiş olsa bile ilk karşılaştıkları yerde “acı eskimez” diye taziye vermeyi ihmal etmezlerdi

Dua alırken evin kapısına yakın duran üç beş kişinin ellerini kaldırmaması; başları eğik kollarını yanlarında sarkık tutması ve odaya girenleri ayakta karşılamamaları kime taziye verildiğinin bilinmesine ve acı sahiplerinin tanınmasına dönüktü.

Cenaze sahipleri, “gömmek ve kalkamaması” anlamına geleceğinden, mezara toprak atmazlar; tabutun taşınması sırasında, “bir an önce kurtulmak isteğini yansıtmış olacağından” tabutun altına girmez ve taşımazlardı. Cenazeyi cemaatin ardından mahzun bir şekilde sessizce takip ederlerdi.

Sol kolu kaldırarak taziyede bulunmak için ileri çıkılırken, büyük bir adım ya da üç küçük adım atmak da yadsınmazdı... Kolun kaldırılma seviyesi üç anlam taşırdı: Omuz hizası, aile kaybı (üzüldük); kulak hizası, yöre kaybı (çok üzüldük); baş hizası, millet kaybı (fazlasıyla üzüldük).

Ölümün meydana geldiği semt, mahalle yada bütün köy halkı matemli sayıldığından, kalması gereken akrabalar dışında, dışarıdan gelip cenazeye katılanların hiç biri, kış olsa dahi, gece orada konaklamaz, yemez içmez, eş-dost vs. gibi ziyaretlerde bulunmazlardı. Cenaze defninden ve toplum adına yapılan taziye merasiminden hemen sonra o yöreyi terk ederlerdi.

Cenaze kalkmadan önce, sadece cenaze evinde değil, diğer evlerde de yemek yenmezdi. Cenaze kalktıktan, el ayak biraz çekildikten sonra, komşuların kendi aralarında anlaştıkları şekilde, cenaze evine sırayla yemek getirir ve servisi de bizzat kendileri yaparlardı. Sofraya öncelikle acı sahipleri oturtulur ve orada bulunanlardan, tok olsalar dahi, ısrarcı olabilecek birileri de oturur ve acı sahiplerine yemek yemeleri konusunda baskı oluştururlardı. Aileden ve misafirlerden kimsenin aç kalmamasına dikkat edilirdi.

Esas konumuz “cenaze yemeğiyle ilgili” olduğundan, daha fazla usul’i ayrıntılara girmeden, bu konudaki bugünkü uygulamalara da bazı örneklemelerle değinmenin faydalı olacağını düşünüyorum.

Günümüzden Örneklemeler:

Samsunlu değerli bir hemşehrimizin annesinin vefatında cenazesini toprağa vermek üzere Çarşamba’ya, kabristana götürdük. Mezarlıkta hayretle karşıladığımız bir kalabalıkla karşılaştık ”Arkadaşımız ve ailesi bu yörede ne kadar seviliyormuş” diye düşünürken işin aslını definden sonra anladık: Meğer cenaze sahipleri para dağıtırmış; hiç de yoksulluk görüntüleri olmamalarına rağmen bu insanlar da para toplayıcılarıymış.

Kayseri’de kabristana gidenlerin tekrar cenaze evine döndüklerinde; yedi katlı apartmanın karşısında çömelmek suretiyle sıralanarak Yasin-i Şerif okumalarına ve acı sahiplerinin pideyle meşrubat dağıtışlarına şahit oldum. (Bu konuda 21.Yüzyıl Pınarbaşı Dergisi 2003 30-40 Sayısında ve Şubat 1995 tarihinde Birleşik Kafkasya Konseyi Bülteninde değinilmiştir!)

Bazı Kayserililerin evlerine taziyeye gelenlere düğün yemeği gibi yemek çıkarmalarına taziyeye gelen herkese ikramda bulunmalarına… Adana’da, Ankara’da benzer uygulamaların olmasına; bazı yörelerde cenaze evine tatlı vs. gibi hediyelerle gidilip taziyelerde bulunulmasına; kazanların sıra sıra kurulup, onlarca koyunun kesilerek kaynatılıp, ahlarla-vahlar la cenazeye katılan ve taziyeye gelenlere bol bol yedirilip içirilmesine hiçbir diyeceğimiz olamaz. Her yörenin ve her etnik grubun kendi geleneksel gelişimi kendisine güzeldir. Saygıyla karşılanması gerekir. Yaradan’ın da “Ben sizleri kavimler halinde yarattım birbirinizi daha iyi tanıyasınız diye” ayetinden anlaşılması gereken espri de her kavmin kendi özgün adet ve geleneğinin kendisine güzel olduğu değil midir?

Ankara’dan Son Örnekleme:

Şubat ayının başlarında katkısız bir Çerkes ailesinin yaşlı annelerini Karşıyaka kabristanlığından uhrevi hayatına uğurladıktan sonra, evde bir ayet okunsun ve aileye taziyede bulunalım diye eve gittik. Ev, iki katlı küçük bir dubleks evdi. Yada servisi önceden yapılmış, yemek masaları evi daraltmıştı! Bizler de taziye gereği olarak soyunmadan, şapka ve paltolarımızı çıkarmadan, içeri girdiğimiz için biraz da biz daraltmış olduk! Sıkışık da olsa gelenler bir yerlere iliştiler. Sonra ayet okundu, topluluk adına taziyede bulunuldu. Ardından çorbayla başlanarak, et yemeği, pilavı, ayranı ve tatlısıyla yemek yendi, karınlar doyuruldu. Yemek duasının yapılmasından sonra çoğunluk “Allah kabul etsin, ölene rahmet olsun!” sözleriyle dağıldı

Dikkat Çeken Durum:

Yemek esnasında en dikkat çeken husus sofrada acı sahiplerinden kimsenin görünmemesi ve annesi ölenin merdiven üzerinden servis yapması, tabak alıp vermesi oldu! Ayrıca, eskiden olduğu gibi kadınların bulunduğu odada gelinlerin kapı yanına sıralanıp ayakta yaptıkları “makam’ik” ağıt sesleri yerine, mutfaktan çatal- bıçak sesleri ve kepçe takırtılarının geliyor olmasıydı. Bu durum bana gayri ihtiyari: Eski Çerkeslerin, acı sahiplerine acılarını nasıl unutturmaya, teselli etmeye çalıştıklarını hatırlattı. Şimdi ise acı sahiplerini, kendilerine hizmet etme ve ikramlarda bulunma yükümlülüğüyle karşı karşıya getirerek “acıyı” unutturmanın, günümüzdeki yeni yöntemi bumu olmalı diye düşündürdü.

Bu Hale Nasıl Geldik?
Bu hale neden geldik sorusunun cevabı çok; çokluğu kadar da çeşitlilik gösteriyor. (Başta değindiğim üç temel oluşumda da aynı deformasyon var) Fakat ben Ankara’dan ufak bir örneklemede bulunmakla yetineceğim.
Sanırım yirmi beş yıl önceydi, toplumsal yapılanmamızda kendisini bir yerlere koymaya çalışan bir hem şehrimizin annesi vefat etti. Definden sonra ailenin acısın paylaşmak üzere evlerine geldiğimizde annesinin cenazesine katılıp eve gelenlere çay verilmesinin annesinin vasiyeti olduğunu söyleyerek çay dağıttı. Bu olaya karşı ben de dâhil suskun kalmamızın sonucu, güya bir memnuniyet göstergesi olarak çayın yanına börek, çörek, poğaça gibi yiyeceklerde eklenerek o gün ki bir çay olayı, bugün mükellef bir ziyafete dönüşmüş oldu.
Diyorlar ki, “İnsanlar cenazeye katılmak için sabahleyin evlerinde bir çay içip çıkıyor ve bu saate kadar (ikindi) aç kalıyorlar. Yaşlı başlı adamlar buna nasıl dayansın? Hem sonra yemek yemenin kime ne zararı var? Üstelik dua da yapıyorlar, sevabı daha da çoğalıyor!” Yaklaşım bu olunca kimseye bir şey söylemeye gerek yok! Ama atla, at ve öküz arabasıyla yapılan ulaşım zorluklarına rağmen babalarımızın, dedelerimizin uygulaya geldikleri yöntemler, bugünün motorize olmuş rahat ortamında yaşayan, onların varislerine neden ağır geliyor? Bunu anlamak zor. Hiç mi oruç tutulmadı? Bir gün aç kalmakla ne kaybedecektir ki? Güçsüz ve tahammül edemeyeceklerin cenazeye katılmak gibi bir mecburiyetleri mi var? Demeden de geçemeyeceğim.

Atalarımız, (Ğaypsıra’gi kezub) demişler. “Ölüm de sırasıyladır. Bugün banaysa yarında sanadır.” (Viylar voe bığeyıjme hader vaveys; cühhem pıhoağeyu şıtme jilem yeys.) “Ölen için yalnız kendin ağlıyorsan ölü senindir; başkaları da ağlıyorsa ölen insanlarındır.” .

Kişisel görüşüme göre: Şimdi yaşanan bu sosyo-trajik olaya bir ad koyacak olsak: “Reform” desek estetiği yok. “Gelişim” desek mazi ile alakasız. “Değişim” desek neye göre olduğunun mantığını bulamayız. “Yozlaşmak” la da izah etmek istemeyeceğimize göre olsa-olsa bu “Tersyüz olmaktır.” Yani, altın üste gelmesi, kaplumbağanın sırt üstü düşüp debelenmesi gibi bir şey!...

Yukarıda da bir nebze değindiğim gibi, özellikle birey olarak, şahsen ne kimseyi yargılamaya ve ne de muaheze etmeye hakkım var. Bunu toplum adına da olsa yapmamın haddim olmadığını biliyorum. Hassasiyetim topluma ve bize kadar intikal etmiş, günümüze kadar yaşatılabilen; ama artık kaybolmakta ve tanınmaz hale gelmekte olan kültürümüze dönüktür. Hem asimle olmaktan şikâyet edeceğiz hem de gereken iradeyi göstermeyeceğiz ve “Falanca öyle yaptı ben neden yapmayayım? O öyle yaptığına göre doğrusu öyle değil mi? Toplumun eğilimi böyle olduğuna göre biz de aykırı düşmemeliyiz!” gibi masumane yargılarla yaşadığımız yığınla çelişkilerin rahatsızlığını duyarak temel özelliklerimizi kaybedeceğiz. Yazık değil mi

Ne Yapmalı?

“Gösteriş ve desinler”e dönük girişimlerin dışında bu yapılanların hiçbirinde, hiç kimsenin kasıtlı hareket ettiğini sanmıyorum. Esas sorun: Değişen günün şartlarında çeşitli etkilerle her bireyin kendine göre bir doğrusunun oluşması, doğruların çokluğu kadar da çeşitlenmesi, kaldığı sanılan toplumsal bazı müşterek doğruların da tartışılıyor olması nedeniyle: Kaybolmakta olan sos yo-kültürel değerlerin yerine bugün neyin konması gerektiğinin bilinmemesi ve tespit edilememesi yatmaktadır.

Öteki, beriki uygun olan şudur, bu yapılmalı diyebilir... Fakat bu, topluma karşı ahkam kesmek ve saygısızlık olur. Onun için, kendini Adıge-Çerkes sayan herkesin kendi kişisel doğrularını dayatmayacağı, toplum adına belirlenecek yöntemlere itirazsız uyacağı, değiştirmeye bozmaya yönelmeyeceği bir anlayış geliştirilmelidir. Eğer uygunsuzluk olursa yaptırım uygulanacağı da açıkça bilinmelidir. Şahsım itibariyle, günümüzde eski ile yeni arasındaki bu büyük tezat ve tersyüzlülük sürdükçe, toplum adına camiamızın neye uyacağı kararı alınmadıkça ev taziyelerine gitmemeye kararlı olduğumu belirtmeliyim.

Medeni toplumlar kuralcı ve duyarlı toplumlardır. Ayni paralel de saydığımız, asırların izlerini taşıyan Çerkes lerin bu medeni vasfı bilimselliğe dayandırılmadan, günümüz moderniz mi ile bir sentezi kurulmadan devamlılığının sağlanması ve sağlıklı bir şekilde ileriye taşınmasının çok zor olduğu görülüyor!...

O bakımdan bilim adamlarımız, Eski Çerkeslerin anlayış ve düşünceleri ile yaşam tarzlarının “norm ve kalıplarını “ belirlemeli. Günümüz insanının psikolojisi ve moral değerlerini de dikkate alarak günümüzde uyulması gereken prensipler ile uygulanabilecek yöntemleri tespit ederek geleceğe ışık tutmalıdırlar... Eğer bu başarılamayacaksa dernekler aracılığıyla, mevcut bilim adamlarımızın yanı sıra yazar- çizerlerimiz, sanatçılarımız, toplumun önde gelenleri, adet ve usul bilenler bir araya getirilerek çözüm üretilmeye çalışılmalıdır...

Varılacak sonuçlar, her il ve yörede oluşturulacak gönüllü guruplar tarafından uygulamaya konmalı. Yaratılacak sempati ve alakayla ve de sabırla: Toplumun bütün kesimlerine, hiçbir ayrım yapmadan herkese benimsetilmeye çalışılmalıdır. Ciddiyetle ve samimiyetle ele alınıp yapılacak ısrarlı çalışmalardan yararlı ve güzel sonuçlar alınacağına kanıyım. Konuya ilgi duyacaklara, katkıda bulunacaklara şimdiden teşekkür ediyor ve herkese sağlıklı, güzel gelecekler diliyorum.

BIC’RA Saim TUC
15/02/2005 Ank.


BU KONUYU PAYLAŞIN

Share |

Gönderme Tarihi : 07.11.2007
Anı Hit : 2782



Gönderilen anılar,fıkralar,yazılar vs. yazarının sorumluğu altındadır. Kesinlikle site yönetimini bağlamaz.
Yorum Gönderilmemiş..
Yorum Göndermek için Üye Olmanız Gerekmektedir..